Home / Dini Paylaşım / Ölmeyen Yiğit Emin Manisalı4 Dakika içinde okuyabilirsiniz.

Ölmeyen Yiğit Emin Manisalı4 Dakika içinde okuyabilirsiniz.

Atmış yılı geride bırakmıştı yaşlı adam. Her insan gibi yıllar onu da yıpratmıştı. Beli iki büklüm olmuş, saçları ağarmıştı. Yüzü ise, sanki her geçen yıl üzerine bir iz bırakmış gibi buruş buruştu.

Altmış yılda, geçim derdi, dünya telaşı, bir evlat yetiştirmenin zorluğu. Bir yiğit oğlu vardı bir zamanlar. Geçen yılların sıkıntı ve zorluğu değil de, en çok bu gonca gülünün koparılışı, oğlunu geçit vermez dağlarda şehit vermesi onu yıkmıştı. Özenle yetiştirdiği gonca gülünü koparıp almışlardı ondan.

Tek çocuklarıydı. “Onu iyi yetiştirirsek bunun sevabı bize yeter. Ya iyi yetiştiremezsek!” demişli hanımına.

İhtiyar adam fazla bir şey verememişti oğluna. Zaten kendisi de zor, çetin yollardan geçmişti. Ama inancı adına, imanı adına oğluna az-çok bir şeyler vermeye gayret etmişti. Manevi dünyası apaydınlıktı.

İlkokul, ortaokul, lise ve üniversite. “Önce askerliğimi yapayım. Sonra bir işe girer, evlenirim. Elin kızına asker hasreti çektirmeyeyim.” diye düşünüyordu

Dalyan gibi, aslan gibi bir yiğit olan oğluna; “Git oğlum, git. Vazifeni yap. Vatan senden hizmet bekler.” demiş ve kendi eliyle teslim etmişti oğlunu asker ocağına. Biraz buruk, biraz sevinçli, biraz da bir asker yetiştirmenin gururuyla.

Ara sıra oğlunun mektupları geliyordu. Bir mektubunda esrarengiz bir hadiseyi anlatıyordu:

Acemi eğitimini bitirmiş ve dağıtımda bir sınır karakoluna verilmişti. Karakol dağın tepesinde sanki bir kartal yuvası gibiydi. İçindekileri de tabii ki kartal, aslan misali yiğitlerdi.

15–20 km uzakta bir vadi varmış. Hadisenin olduğu gece, ilk gece nöbetini tutacakmış. Birden, sanki gökten vadiye yeşilli-beyazlı çok büyük bir ışığın indiğini görmüş. Ardından irili ufaklı dört ışık topu daha. Paniğe kapılmış ve bunu bir terörist saldırısı zannederek nöbetçi subaya haber vermişti. Subay dürbünüyle ışığa doğru bakmış ve “önemli değil, bu her gece olur” demişti.

Bu vadide, bir müddet önce bir sabah, bir astsubay ve üç erimiz, hainlerce pusuya düşürülüp şehit edilmişlerdi. O gün bu gündür her gece, hep aynı saatte bu hadise tekerrür edermiş. Sabaha kadar kalır, sabahın ilk ışıkları ile birlikte kaybolurmuş. Eski askerlerin hepsi buna alışkınmış.

“Acaba ben de şehitlik makamına ulaşabilecek miyim?” diye bitirmişti mektubunu oğlu.

Bir müddet sonra oğlunun şehit olduğu, gonca gülünün koparıldığı haberiyle sarsılmıştı ihtiyar baba. Bir operasyonda şehit olmuş, cesedi bulunamamıştı. Ama yıkılmamıştı. Yıllardır emek verdiği gülünün koparılması bile, şehitlik mertebesine ulaşmış bir evlada sahip olmanın gururu ile karışıktı duyguları. Bari cesedini getirselerdi.

Namazlarını hiç ihmal etmezdi yaşlı adam. Artık emekli idi. Namazına karışamazlardı artık. Bir şehit babası olmanın sorumluluğu omuzlarındaydı. Sabah namazında bile cemaatı kaçırmazdı. Her namazdan sonra oğluna bir Yasin okur öyle evine dönerdi. Gözleri daima nemli idi.

Yine bir sabah namazı. Camide birkaç ihtiyar huşu ile namaza durmuşlardı. Bu sabah nedense gaflet ağır basmış, fakat yine de cemaate yetişmişti. Safın en sağında yer bulabilmişti, yanında sadece bir kişilik yer vardı. İmam “Şehidlere ölü demeyin, zira onlar diridirler.” âyetini okuyordu.

Birden ortalığı mis gibi bir koku kapladı. Sonra, oğlunun kokusunu duyar gibi oldu. Göz ucu ile sağına baktığında kalbi duracaktı neredeyse. Oğlu dimdik ayakta, gözleri kapalı, namaz kılıyordu. Üzerinde asker üniforması vardı.

Namazı bozup, boynuna sarılmak istedi bir an. “Oğlum!” diyerek bağrına basacaktı onu. Ama cemaatin namazını bozmamak için vazgeçti. “Selam verdikten sonra oğluma sarılırım. “diye geçirdi içinden. O güzel kokuyu hala duyuyordu.

Son oturuştaydılar. Birazdan Tahiyyat, Salli-Barik duaları, selam verme ve oğluna kavuşma. Düşündükçe kalbi yerinden fırlayacaktı neredeyse.

İşte, imam sağa selam vermişti bile. Önce sağa “Esselamü aleyküm ve rahmetullah’, sonra sola “Esselamü aleyküm ve rahmetullah” Bu selamlar ne kadar da uzun gelmişti ona.

Heyecanla başını sağ tarafa çevirdi: Oda ne! Oğlu yoktu. Hemen ayağa fırladı. Telaşla caminin dışına koştu. Oğlu yoktu. Tekrar içeri girdi. Caminin her yerine baktı. Oğlu yoktu. O mis gibi kokunun giderek azaldığını farketti. Sonra nedense imamın namazda iken okuduğu “Şehidlere ölü demeyin, zira onlar diridirler.” ayeti geldi aklına.

About Sinan Duymaz

1995 Bursa doğumluyum. Lise: Ahmet Necati Yılmaz Teknik ve Endüstri Meslek Lisesi/Veritabanı Programcılığı, Üniversite: Uludağ Üniversitesi/Bilgisayar Programcılığı, mezunuyum. 02/2015’te yaptığım domain kaydıyla başlayan araştırma,yazma merakımın sonucunda bir blog sitesi yaratmaya karar verdim ve daha öncelerde program paylaşımı yaptığım sitemi, blog sitesi olarak güncelledim. Bu blogu açmamdaki en büyük sebep; yazmayı ve faydalı şeyler sunmayı sevdiğim içindir. İnternette bu kadar araştırma yapan ve yeni bilgiler öğrenmeyi seven birisi olarak bunları aktarabileceğim ve başkalarının da yararlanabileceği en güzel platformun bana ait olanıdır diye düşündüm. Benimle ilgili ve blogumla ilgili merak ettiğiniz her şey için iletisim@sinanduymaz.com.tr adresine mail atabilirsiniz. Hepinize İyi günler ve iyi bloglamalar diliyorum.